Dolar Alış
:
5.4642
Dolar Satış
:
5.4741
Euro Alış
:
6.2034
Euro Satış
:
6.2146
Aranıyor, lütfen bekleyiniz...

Er Rahman - 5

(55/61)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
 “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?
 
 
Yirmi üçüncü defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de
Cenah» ı Hak kendisinin Zati zuhur ve müşahedesini gerçek rü’yeti “ihsan” oluşumu içerisinde açık olarak ifade etmekte ve bunun inkarının mümkün olmadığım bildirmektedir.
Bu alemde “Allah’tan başka bir şey görmedim” dersen doğru söylemiş olursun. 
Çünkü Burasını Kur’anı Keriym  Bakara  Suresi 2. sure 115. ayet  anlatır ki; 
feeynema tüvellu fesemme vechullahi
 “bu halde nereye tevelle/dönerseniz artık Allah’ın vechi semme/oradadır.”
“Nereye baksanız Hakk’ın vechi oradadır.” ve benzeri ayetlerde bu oluşum çok açık olarak bildirilmiştir. 
ve bu rü’yet “ümmet-i Muhammed”e hastır.
 
Bu alemde “Allah görülmez” dersen sana göre o da doğrudur. Ancak sen sende olduğun sürece O’nu görmen bilmen anlaman mümkün olamaz; ta ki bir ihsan ehline ulaşıncaya kadar. 
O sende kabiliyet görürse seni velayet suyuyla yıkayıp bireysel nefs cenabetinden tahir edip beşeri varlığını “nesh” (kaldırmak) suretiyle gerçek hakikatine ulaştırır.  Bu da “ihsan” hakikatinin olgusudur. O zaman ne eski beşeri varlığını bulabilirsin ve ne de alemde Hak’’tan başka bir şey görebilirsin.
 
Ariflerden birine “Allah’ı görmek mümkün mü?” diye sorduklarında  
- “görmemek mümkün mü ?” diye cevap vermiştir.
 
Ebu Yezid (El Bistami’den rivayet olduğuna göre) şöyle demiştir: 
“Rabbımı rüyada gördüm ve “Sana nasıl varılır?” diye sordum. 
Buyurdu ki: “Nefsini bırak ve gel”
 
İtikatte imamımız İmam-ı Maturudi de “dünyada iken Allah’ı görmenin mümkün olabileceğin! ifade etmiştir.”*(8)
*(8)  Allah-u Teala’nm görülebilmesi. Maturidiyye akaidi. S:97
 
Rabbınızın size lütfetmiş olduğu bu Zati ihsanları hadi inkar edin bakalım diyerek tekrar dikkatimizi çekip bu dünyaya geliş nedenimizi hatırlatmadadır.
 
 
(55/62) 
ve min dunihima cennetani
ve  dunihima/onların (ikisi)  dun/ berisi/gayrisinden başkasından
iki (2) cennet var
 “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.
 
Bu cennetleri biraz açmaya çalışalım. 
İsim belirtilmeden bildirilen bu dört cennet Tevhid cennetleridir. 
 
 
Yukarıda belirtilen iki cennet      “Ef’al” ve “Esma”  
bu ayette belirtilen iki cennet ise “Sıfat” ve “Zat” cennetleridir. 
Bu cennetlerin sakinleri bu mertebelerin velileridir. 
 
Diğer taraftan isimleri verilerek belirtilen sekiz cennet daha vardır. 
Bu sekiz cennetin yedisi yedi nefs mertebsinde yaşayanlar içindir. 
Geriye kalan bir cennet ifadesi ise yukarılarda bahsi geçen dört mertebeyi yani Zati cennetleri kapsamaktadır.
 
Biraz daha açmaya çalışalım. 
Yukarıda bahsi geçen dört cennet “Hazerat-ı Hamse” (Beş Hazret) mertebesinde yaşayanlara ait gerçek Tevhid cennetleridir.
 
(55/46)  
ve limen hafe mekame rabbihî cennetani
 Rahman (55/46)  ayetinde bahsedilen iki cennetten
 
Birincisi: “Tevhid-i Ef’al”de yaşayan İbrahimiyet mertebesinin “meşreb-i İbrahimiyet” velileridir. 
“Tevhid-i Ef’al” hakikati üzeredirler. 
Tevhid kelimeleri “la faile illallah”tır. 
Bütün varlıkta “fail-i mutlak”ın Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. 
Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
 
İkincisi: “Tevhid-i Esma”da yaşayan Museviyet mertebesinin “meşreb-i Museviyet” velileridir. 
“Tenzih” hakikat-i üzeredirler. 
Tevhid kelimeleri “la mevcüde illallah”tır. 
Bütün varlıkta mevcut olanın sadece Hak olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerim oluşturur.
 
 
(55/62) 
ve min dunihima cennetani
ve  dunihima/onların (ikisi)  dun/ berisi/gayrisinden başkasından
iki (2) cennet var
 “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.
Burada yani Rahman (55/62)  ayetinde belirtilen iki cennetten 
 
Birincisi: “Tevhid-i Sıfat”ta yaşayan İseviyet mertebesinin “meşreb-i İseviyet” velileridir. 
“Teşbih” hakikati üzeredirler. 
Tevhid kelimeleri “la mevsüfe illallah”tır.
Bütün varlıkta mevcudun ve sıfatlarının Hakk’ın olduğunu ve kendilerinde de var olanın Hakk’ın sıfatları olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. Bu irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
İkincisi ise: Cennetlerin en üstünü olan Zat cennetidir. “Tevhid i Zat”ta yaşayan Muhammediyet mertebesinin “meşreb-i Muhammedi” velileridir. 
“Tevhid-i Zat” hakikati üzeredirler. 
Tevhid kelimeleri “la ma’bude illallah” ile “la ilahe illallah”tır. 
Bütün varlıkta var olanın Hakk’ın Zatından başka bir şey olmadığını ve kendilerinde de var olan Hakk’ın Zatı olduğunu yakıyn bilgisiyle bilirler ve yaşarlar. 
Bu zati irfaniyetleri onlar için cennetlerini oluşturur.
 
Bu iki cennetin bir diğer sakinleri de vardır ki; onlar da “İnsan-ı Kamil”lerdir. 
Az yukarıda bahsedilen zatlardan farkları bütün mertebeleri kendi bünyelerinde cem edip o hakikatlerle beşeriyet libasına bürünüp nas içerisinde “gizli hazine” olarak yaşamaları ve taliplilerini alıp kendi geçtikleri yollardan Hakk’a ulaştırmayı çalışmalarıdır. 
Bir bakıma yukarıda belirtilen “ihsan”ın hakikatim yaşayanlar da bunlardır.
 Kelimeleri “la ilahe illallah Muhammedürrasülüllah”tır.
“men reani fekad reel Hak”
“kim ki beni rüyet etti gördü bu halde gerçekten Hakk’ı  rüyet etti/gördü”
“kim ki beni gördü ancak Hakk’ı gördü”
yani “bana bakan Hakk’ı görür” ifadesinin zuhur mahalleridirler
Onları tanımak kolay kolay mümkün olmaz. Çünkü belirli bir nişanları yoktur
 
Böylece cennetlerin “Tevhid” ve “amel” cennetleri olmak üzere iki kısım olduğunu görmekteyiz. 
Ayrıca sonra bahsedilen iki cennetin önce bahsedilen iki cennetten mertebe bakimından üstün olduğunu da böylece bilmekteyiz.
 
Rabbımızın  Kur’anı Keriym  Fecr  Suresi 89. sure 29-30. ayette     
fedhuliy fiy ‘ibadiy (29) vedhuliy cennetiy (30)
bu halde kullarım içine edhul/duhul et (29)
ve cennetime duhul et (30)
“Benim kullarımın arasına gir ve benim cennetime gir”  ifadesiyle yukarıda belirtilen özelliklerle tanıtılan cennetleri girmemiz istenmektedir. 
 
Bu cennetlerin en yücesi de belirtildiği gibi “ümmet-i Muhammed”e has zat ve irfan cennetleridir. 
Bu hakikatlerden gafil olarak yaşamanın verdiği pişmanlığı düşünmek bile korkunç bir bedbahtlıktır.
 
Bir irfan ehlinin;
Bu günkü cennet-i irfana dahil olmazsa uşşak  
Yarınki vaad olunan huri gılmanı neylerler. 
Sözünü çok iyi düşünmemiz gerekmektedir.
 
 
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
İbnü Zeyd’den yapılan rivayete göre;
önceki cennetler mukarrebler (takva ve kullukta Allah’a yakın olanlar) için; 
bunlar ise          “ashab-ı yemin” (amel defteri sağ eline verilenler) içindir. 
 
Hasan-ı Basrî’ye göre de; 
öncekiler       “sahabi”ler  
sonrakiler de “tabiin” içindir. 
 
Bu iki görüşe göre de ikinciler şeref ve mertebe yönünden öncekilerden aşağıdadır. 
Mamafih bir kısım alimler de sonrakilerin vasıflarının daha üstün olduğunu kabul etmişlerdir. “Min dünihima” “onların daha ilersinde” “ demektir.
 
 
(55/63)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
 “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?
 
Yirmi dördüncü defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de; 
Cenab-ı Hak inkar ehline gafletleri yüzünden ne tür nimetlerden mahrum kaldıklarını açık olarak bildirmekte bu dünyada az bir çalışma ile nelere kavuşulacağı belirtilmektedir. 
“Hakikat-i Muhammedi” üzere bir hayat yaşandığında onun neticesi olarak Hakk’ın sendeki varlığı zuhura çıkıp ahirette de Zati cennete dahil olunacağını inkar et bakalım diye dikkat çekilmektedir.
 
 
(55/64) 
müdhammetani 
“müdhammetan/koyu yeşil yemyeşil”  
“Yemyeşildirler.”
 
Bilindiği gibi yeşillik; tazelik ve hayat demektir. 
Yemyeşil; yani her tarafı hayat dolu. 
 
İşte diğer cennetler de yaşam kaynağını bu cennetlerden almakta olduğu gibi bu cennet sakinleri de diğer  cennet sakinlerine hayat vermektedirler.
 
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
“Müdhammetan” (yemyeşil) “müdhamme”nin tesniyesidir. 
Nitekim yağız ata “edhem” derler. Yağıza yakın tam koyu yeşile de bu isim verilir. 
 
 
 
Hatta Tabarani ve İbnü Merdüye’nin rivayetlerine göre Ebü Eyyub (r.a) demiştir ki; 
“Hz. Peygamber (S.A.V)’den “müdhammetan” ayeti hakkında sordum onun “hadravan” manasına geldiğini söyledi.” Demek ki bundan maksat yeşilliklerin şiddetini beyan etmektir.”
 
 
(55/65)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
 “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?
 
Yirmi beşinci defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de
Cenab-ı Hak; hadi bakalım bahsettiğimiz bu hakikatleri de inkar edin bakalım gücünüz buna yetecek mi? Diye bildirmektedir.
 
 
(55/66)
fiyhima aynani naddahatani
fiyhima/onların içinde (ikisinde)
iki (2) ayn/pınar/göz çifte/iki (2 neddah/fışkıran püsküren pınarlar 
“İkisinde de fışkıran iki kaynak vardır.
 
Bilindiği gibi her şeyin bir kaynağı vardır. 
Bedenlerin içecek kaynağı yerden çıkan su kaynaklarıdır. 
Ruhların beslenmeleri için de manevi kaynaklar vardır.
 
Burada bahsedilen iki kaynaktan 
biri     “Muhammedi Pınarı” olan “zem zem”  
diğeri ise “Hakikat-i İlahiye” olan “Kevser” pınarıdır. 
 
Birinden sıfat tecellileri;
diğerinden Zat tecellileri meydana gelmektedir.
 
Bu cennetlerden diğer cennetlere akarlar. 
Ayrıca bu mertebe sahiplerinden kabiliyeti olan yol ehline akmalarıdır. 
 
Kim beden küplerini bu pınarların altına getirirse kendileri de o pınarlardan dolarak onları ehillerine ihsan ederler.
 
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor.
Onlarda fışkıran çifte pınarlar vardır. Yahut fıskiyeler şadırvanlar vardır. Ayette geçen “nadh” suyun fışkırması ve püskürmesidir. 
Böyle fışkıran şadırvanlar daha sanatlı ve cereyanda daha fazla güzelliğe sahip bulundukları için bazıları bunları “akan iki pınar”dan daha övgüye layık ve daha üstün saymışlardır.
 
(55/67)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
 “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?
 
Yirmi altıncı defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de
Cenab-ı Hak gaflet ehline yine aynı sertlikle. Hadi bu iki ilahi kaynakları (pınarları) da inkar edin bakalım gücünüz ve ilminiz yetecek mi? Diyerek uyarmaya çalışmaktadır. Aslında bu uyarıların hepsi kıymetini bilenler için çok büyük lütuflardır.
 
 
(55/68)
fiyhima fakihetün ve nahlün ve rümmanün
fiyhima//hu/onların içinde (ikisinde)
“fakihetün ve nahlün ve rümmanün”
fakihe/meyvalar ve nahl/hurmalar ve rummam/nar (meyva)
“ikisinde de her türlü meyve hurma ve nar vardır.
 
Bu cennetlerin her İkisinde de her türlü her mertebeden müşahede ve tecelli yemişleri vardır. Özellikle de sıfat ve zat tecellilerini ifade eden hurma ve nar bulunmaktadır.
 
Kur’anı Keriym  Yasin  Suresi 36. sure 55. ayette Yasin-i şerifte;  
inne ashabel cennetil yevme fiy şü¬ğulün fakihune 
inne/kesin muhakkak yevm/gün ki ashabel cenneti/cennet ashabı 
fakih/yemiş meyva  meşguliyetil/uğraşı içinde/hakkındadırlar 
 “Doğrusu bu gün cennetlikler meyvelerle eğlenceyle meşguldürler.” 
ifadesiyle belirtilen kimseler “ef’al cennet”leri sahipleridir. 
Bunlar dünyada bireysel varlıklarıyla ibadet ehli olarak cennet arzusu ile yaşadıklarından hedefleri Allah’ın Zatı değil cennet ehli olmaktır. 
Bu arzuları ile çalışmaları sonunda “ef’al cennet”lerinin ehli olmuşlar istediklerine kavuşmuşlar meşguliyetleri meyveler ve eğlenceler olmuştur. Böylece Zati tecellilerden mahrum kalmışlardır.
 
Kur’anı Keriym  Yasin  Suresi 36. sure 58. ayette
selamün kavlen min rabbin rahıymun 
selamün kavlen/kavl/söz olarak selam rahim/pek merhametli Rabbden
“Merhametli olan Rab batından onlara selam vardır.” Ayetinde de belirtildiği gibi oranın sakinlerine “Rububiyet” mertebesinden zaman zaman merhameten sadece selam gelmektedir. 
Çünkü onlar Rab’larıyla değil meyveler ve eğlencelerle meşguldürler. Dünyada iken cennet nimetlerini talep ettiklerinden kendilerine bunlar verilmiştir.
Kabe-i Muazzama’da bulunduğum sıralarda uzaktan da olsa vakit buldukça insanları tetkik edip aralarında irfan ehli olup olmadıklarına bakardım. 
Fakat ne yazık ki orada dahi hep gaflet hnlinde olduklarım görerek “Herkes bir şeyle meşgul ben seninle meşgulüm” sözleri dilimden dökülmekteydi.
 
Bu ayette iki tür değişik tecelli görmekteyiz. 
 
Birincisi; “her türlü meyve” ifadesiyle belirtilen “Zat” yönünden gelen “ef’al” ve “esma” tecellilerinin sonsuz zuhur ve güzellikleridir. 
 
İkincisi ise “hurma” ve “nar” ifadesiyle belirtilen “sıfat” ve “zat” tecellilerinin bizatihi kendi zuhurlarıdır.
 
Kur’anı Keriym  Tin  Suresi 95. sure 1. ayette
vettiyni vezzeytuni
ve/andolsun tiyn/incir ve/andolsun zeytin  
 “İncire ve zeytine yemin olsun.” kelam-ı ilahisinde; 
zat ve “sıfat” ef’al mertebesi itibariyle olan tecellisini ifşa etmektedir. 
İncir   (vahdette kesret) zat  
zeytin (kesrette vahdet) sıfat mertebesini bildirmektedir. 
 
Bunlar yaşadığımız bu alemin gereği olan beşeriyyet üzere yaşanan tevhidin hakikatlerini bildirmektedirler. 
 
Kısaca bu hatırlatmayı yaptıktan sonra 
(55/68)
ve nahlün ve rümmanün”
ve nahl/hurmalar ve rummam/nar (meyva)
hurma ve nar vardır.
“Hurma ve nar vardır” kelam-ı ilahisiyle de sıfat ve zat mertebelerinin tecellileri ifşa edilmekte bu cennetlerde belirtilen mertebelerin batıni yönlerinin olduğu bildirilmektedir.
 
Hurma; 
- içinde çekirdeği  
- onun üstünde eti (yenen yeri)  
- onun üstünde de ince kabuğu olan  
- sıcak iklimlerde yetişen bir gıda türüdür. 
İçindeki çekirdeği zatı  
                 üstü de sıfatıdır. 
 
Hurma diye vasıflanarak kendi yönünden mutlak benzeri oluşumlar içinde misal yönlü sıfat tecellileri belirtilmektedir.
Bu oluşumlara “kesrette vahdet” denmektedir. Ancak bu hüküm batıni olup bu gün değil “sıfat cenneti”nde yaşanacak olan “tecelli-i zatî”dir ve bu dünyada gerçek tadımı tanıtımı mümkün değildir.
 
Yukarıda bahsi geçen zeytinde de “kesrette vahdet” hükmü vardı.
İkisinin arasında olan fark şudur ki; 
zeytin ile belirtilen “kesrette vahdet” bu dünyada da olan “sıfat” tecellisidir ve Celal kaynaklı olduğundan acılığı ve tuzluluğu vardır. 
 
Fakat hurma çok tatlı ve cennet meyvesi olarak belirtildiğinden sırf Cemal tecellisı kapsamında olduğundan gelecekte yaşanacak mutlak ilahi saadettir
Bu manada hurmanın çekirdeği yani zatı    batın; 
                                        dışı eti  yani sıfatı zahirdir. 
 
Birçok hurmayı veya zeytini alarak ezdiğimizde hepsinin aynı şey olduğunu görürüz. 
İşte bu oluşum ayrı ayrı göründükleri halde sıfatlarının bir olması itibariyle hepsi bir şeydir ve “kesrette vahdet” hükmüyle anılmaktadır.
 
Rummanün (nar) meyvesine gelince onun ifadesi “vahdette kesret”tir.
Kısaca belirtmeye çalışırsak “vahdette kesret” birlikteki çokluk; 
“kesrette vahdet” çokluktaki birlik olarak tasavvufi bir terim olarak kullanılmaktadır.
 
“Nar” meyvesini ele aldığımızda
- dışında kırmızı bir kabuk  
- içinde bölük bölük odacıklar 
- ve o odacıkların içlerinde nar taneleri  
- onların içlerinde de özlerini çekirdeklerini görmekteyiz. 
Böylece baktığımızda  
nar dıştan tek; 
        içten   çok görünür. Yani “vahdette kesret” oluşumunun ifadesidir.
 
İncirle olan ayrılığı ise; 
- kabuğunun yenmemesi 
- ve tanelerinin mutlak belirgin olmasıdır. 
 
İncirin kabuğu ile yenmesi; “ef’al alemi”nde olan zat tecellisinin az da olsa perdeli olarak gelmesi 
ve içindeki küçücük çekirdeklerin bu alemde bireysel zat tecellisinin küçük oranda tecelli etmesidir.
 
Nar aynı zamanda ateş demektir. 
Ateş ise celal tecellisidir. 
Celal tecellisi kabuktur. Kabuk açılmadan içine nüfuz edilemez. 
Dünyada iken bu kabuğun yani cehennemin aşılması gerekmektedir. 
Bu kabuğu yaşadığımız alemde aşamayanlara ahirette zat cennetinde bu meyveler sunulmaz. Kazanç yeri burasıdır. 
 
Bu oluşumun başlangıcı “Mertebe-i îbrahimiyet”te belirtilen “Nemrud’un ateşi” içindeki “gül bahçesi” cennettir. 
 
Ateş (nar) olan kabuk ortadan kalkınca içindeki öz ve gerçek nar taneleri kalır ki; 
bunlar da çok belirgin Allah muhabbetine mensup “İnsan-ı Kamil”lerdir ve tümüyle cemal tecellisidir ve perdesiz olarak zuhur etmektedir.
 
Bu oluşumlara daha bir başka irfaniyet gözüyle bakıldığında insan daha değişik hayretler içinde kalmaktadır. 
 
“Vücud-u mümkinat onların suretleriyle Hakk’ın zuhurundan ibarettir” 
denmiştir. 
Yani imkan aleminde (bu alemde) var olan bu vücud bu varlıklar hangi şey nerede meydana getirilecekse orada meydana gelen Hakk’ın zahir ismiyle zuhurundan başka bir şey değildir. 
 
Cenab-ı Hak bu varlıklarda “ef’al” “esma” “sıfat” tecellilerini sürdürmektedir.  
İnsanda da zati Tecellilerini zuhura getirmektedir.
 
Hurma ve nar dediğimiz şeyler  
zahirde yenecek maddeler olduğu halde 
batında Hakk’ın insan mertebesinden kendini bu ifadelerle ifşa etmesidir. 
 
Kendi başına herhangi bir şeyin var olması mümkün değildir. Hakk’ın her mertebede o mertebenin itibarı ile zuhuru vardır. 
“İncir”de “zeytin”de “hurma”da ve “nar”da gördüğümüz zahiri ve batıni özelliklerinin hepsi Hakk’ın o mertebelerdeki zuhurundan başka bir şey değildir. 
Demek ki; bir şeyin sırrını ortaya çıkarmak için dışındaki kabuğu kesmek kırmak açmak gerekmektedir.
 
Vahdet ilmini anlamak için kesret alemini iyi bilmemiz lazım gelmektedir. Bunun ifadesi “hurma”dır. 
 
“Hurma” kesretten başlamaktır. Teker teker yendikten sonra kişinin bünyesindeki “bir”i (vahdeti) oluşturmasıdır. 
 
“Nar”da ise önce vahdet içini açınca kesret vardır. Fakat o kesret evvelki hayali kesret değil vahdetten sonra gelen vahdetteki kesrettir ki; kamil insanlarda zuhura gelen bir oluşumdur. 
Bunu idrak etmek için meseleler birer birer analiz edilerek tek tek gördüğümüz şeylerin aslında bir bütünün parçaları olduğunu anlayarak oradan da tekliğe birliğe gitmek mümkün olmaktadır. 
 
İnsan böylece halkta Hakk’ı müşahede eder  
sonra da        Hakk’ta halkı görür. 
 
Yavaş yavaş o tek tek tane tane çekirdekleri o kimlikleri kendi bünyesinde yok ederek hazmederek; 
yani kesretten vahdete  
       vahdetten sonra da yine kesrete iner ama inmesi vahdet hükmüyle birlikte yaşamak suretiyledir. 
Eski zannında olan kesret haliyle değildir.
 
Beden dış haline göre bir kesret görünümündedir. Oysa iç alemi bir bütündür. 
Tabiiki bu iç ve dış alemlerin kendine göre hukuku vardır bir birinden ayrıdır.
Dış alemiyle insan kesrette yaşayacak fakat halk olarak daima Hakk’ı müşahede edecek
yani  dışı halkla; içi Hak ile olacaktır.
İşte vahdette kesret ve kesrette vahdet hükmüyle kişi bu irfaniyetle hayatını sürdürebilirse ihsan ehli “insan-ı kamil”lerden olmuş olur. 
 
İnsan-ı kamil kah içte  “nar” tanesi gibi berrak  
dışta vahdet halinde; 
kah hurma gibi dışta kesrette çok tatlı  
içte ise vahdet halinde yaşamını sürdürür. 
“Fenafillah” ve “bakabillah” hükümleridir. 
 
Cenab-ı Hak Meryem’e; İsa’ya hamile olduğunda hurma ağacının altına gidip dallarından da hurma yemesini söylemiştir. 
Hurma İseviyet  
nar        Muhammediyyet meyvesidir.
 
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[Bu kelimelerdeki tenvin onları benzeri görülmedik derecede “nekreleştirerek” (bilinmez yaparak) üstün kılmaktadır. 
“Fakihe”den sonra özellikle “nahl” ile “rumman” zikri de En’am suresinde geçtiği üzere bunların yemiş olmaktan başka yemek ve ihtiyaç olmak gibi bir özelliklerinin bulunmasındandır. Hele çekirdeksiz nar bilhassa zikre şayandır. ]
 
 
(55/69)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
 “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?
 
Yirmi yedinci defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de  
Cenab-ı Hak inkar ehline “Hurma” ve “nar”ın hakikatlerini de inkar edin bakalım buna gücünüz yetecek mi?” diye hatırlatmaktadır. 
Biz de bu ihtarlara dikkat ederek kulak tıkamayalım. Bu günden gereğini yuparak bahsedilen hakikatlere vakti geldiğinde ulaşarak saadet ehlinden olalım.
 
 
(55/70) 
fiyhinne hayra¬tün nisanün
fiyhinne/onların içinde/hakkında (ikisinde) 
“hayra¬tün hısanün”
hayra¬t/allah rızası için yapılan iyilikler haseneler 
hısan/güzel münasib kadınlar
“İçlerinde iyi huylu güzel yüzlü kadınlar vardır.
 
Her ne kadar ayette kadından bahsedilmiyorsa da hayratün (hayırlılar) hisanün (güzeller) ifadesiyle şöyle anlaşılması mümkün olabilmektedir: 
Her şeyde olduğu gibi hayırda da mertebeler vardır.  
Fiilî hayırlardan başka bir de manevi hayırlar vardır. 
Bunların en üstünü de idrak mertebesinde olan hayırlardır. 
 
Kadın dünyada iken kendi hakikatini irfaniyeti ile idrak edebilmişse bu hayırların en güzelidir. Bunun üstünde hayır tasavvur edilemediği gibi daha üstün bir mükafat da düşünülemez. Böyle yaşayanların güzellikleri de tartışılamaz. 
Dünyada irfaniyet üzere yaşayan bir saliha hanımın sıfat ve zat cennetine dahil olması çok büyük bir olaydır. Nasıl ki dünyamıza (marslı uzaylı gibi) yabancı varlıklar geldiğinde heyecan ve merakla onları izleyeceğimiz şüphesiz ise sonsuz fezada dolaşan milyarlarca gezegenden bir tanesi olan içinde halifetullah yaşayan ve onun diğer cinsinden bir varlığın bu cennetlere dahil olması çok büyük bir olaydır.
 
Bu cennetlerin görevli sakinleri dünya nimetlerine iltifat etmeyip nefisleriyle mücadele ederek büyük savaşı kazanarak buralara dahil olan hanımları çok büyük bir merak ve heyecan içinde izleyecekler ve bunlardaki güzellikleri hiçbir cennet sakinindc göremeyeceklerdir. Çünkü bu güzellik ve güzel huyluluğu dünyade kazanarak oraya getirmişler burada sonsuz değer kazanmışlardır
 
Meseleye diğer bir yönüyle baktığımızda kadının bu dünyada “nefs-i kül” mertebesinin en kemalli zuhuru olduğunu görmekteyiz. 
Bu zuhur mahalli müthiş bir dünya tecrübesi de geçirdiğinde. ahirette de daha kemalli bir “nefs-i küll”ün zuhuru olup onun sonsuz güzelliklerim taşıyarak “akl-ı kül”e yani “rical”e (er’e) ayna ve tecelli yeri olacaktır. 
Bu oluşumlar da ancak sıfat ve zat mertebesinin cennetlerinde yaşanabilecektir.
 
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor.
Yani şurada burada dolaşan değil; evlerinin işleriyle meşgul namuslu beyaz tenli kara gözlü seçkin dilberler bulunmaktadıı
 
 
 
 
 
 
 
(55/71)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
 “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız. ?
 
Yirmi sekizinci defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de 
Cenab-ı Hak inkar ehline; yukarıda bahsedilen hakikatleri de inkar edin bakalım buna gücünüz yetecek mi? diye hatırlatmaktadır.
 
 
(55/72)
hurün maksu¬ratün fiyl hıyami 
huri/gözlerinin akı karasından çok olan cennet kızları  
maksu¬rat/tutulmuş alıkonulmuş 
fiyl hıyami/ hıyam/hıyam/çadırlar içinde/hakkında
“Çadırlar içerisinde gözlerini yalnız kocalarına çevirmiş huriler vardır.
 
Belirtilen cennetlerde birçok nimetlerin olduğu bildirilmişti. 
Bunların en değerlileri ise az yukarıda belirtilen “hayratün hisan” ve bu ayette belirtilen “Hûrün maksûratün”lerdir.
 
Bunlar dünyadan cennete gidenler değil cennette meydana gelen “huriler” suretinde tecelli-i “sıfat” ve “zatın” “nefs-i kül” yönlü görüntüleridir. 
 
Bu dünyada “ve ala ibadillahissalihîn” zümresinden olup ayrıca “Hakikat-i Muhammedi” irfaniyetiyle yaşayarak hayatlarım bu anlayış ve muhabbetle sona erdirmiş olanların yapmış oldukları her fiil bir kemal halinde oluşmaktadır. 
Bu fiillerin bir “maddi” bir de (latif) “manevi” oluşumları vardır. 
Latif olanlarını bu gün görmemiz mümkün değildir İşte batında gizli kalan bu manevi oluşumlar cennette ehillerine latif huriler şeklinde siluet bulacaklar ve meydana gelmelerine sebeb olan fiil sahiplerine (sunulmak) “iade edilmek” için gözlerini onlardan ayıramayacaklardır. Çünkü varlık sebepleri o fiil ve irfan sahipleridir.
 
En büyük nimet ve ünsiyet eşlerin birbirleriyle muhabbet halinde buluşmaları oluşmalarıdır. 
İnsan her şeyden zevk ve muhabbet alabilir. Fakat kendi cinsiyle olan münasebetleri hiçbir şeyle kıyas edilemez. En üst birliktelik budur.
İşte bu sebeple insanın amel-i saliha muhabbet ve irfaniyeti ile meydana getirdiği silüetlerin en üstün olanı kemallisi kendisi ile ünsiyet edebilecek şekil ve surette olmasıdır. 
Bunlara da cennette “huri” ismi verilmektedir. Meyvelerden gölgelerden kebaplardan çok daha değerlidirler.
 
“Hu”; bilindiği gibi (hüviyet) “O “ demektir.
“R”;   Rahmaniyet  
“İ” ; insan demektir.
Hal böyle olunca  
“Huri”; kendisinin meydana gelmesine sebep olanın hüviyetine “Hu”ya (O)na bağlı olarak Rahmaniyet mertebesi itibariyle insan suretinde oluşan (hanım benzeri) “tecelli-i nefs-i kül”ün kemali demek olur ki cennetin lezzetleri bakımından çok üstün olanları bunlardır.
 
Bunlardan daha üstünleri “hayratün hisan”dır. 
Aralarındaki fark;
“hayratün hisan”ın daha evvelce belirtildiği gibi dünyadan gelen mutena varlıklar; 
“hürün maksuratün” ise cennette oluşan insan (hanım) silüetli tecellilerdir. Bunlar hüviyetlerine bağlı olduklanndan zatlarına hastırlar. Bu yüzden çadırlar içinde olan özel tecellilerdir umumi değildirler.
 
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor;
[“ahver” veya “havra”nın çoğuludur ki; 
gözünün beyazı şiddetli; beyaz karası da şiddetli kara olan ahu gözlüye denilir.]
 
Ebu Musa El Eşri’den Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğu nakledilmiştir. 
[“Dürretün mucevvefetün” (Çadır içi boş bir incidir); Gökte boyu altmış mildir. Her köşesinde mü’minin bir ehli (yakını) vardır. Diğerleri onları görmezler. Mü’min bunları dolaşır. ]
 
Biı takımlarının da Ebu’d Derda’dan yaptıkları rivayete göre; 
“Hayme büyük bir incidir ve inciden yetmiş kapışı mevcuttur”
 
“Maksuratün fiyl hiyam” sözü gayet güzel manaya işaret eder. 
Şöyle ki; cennette mü’min bir şeyi elde etmek için hareketi ihtiyaç hissetmez eşya ona doğru hareket eder. Binaenaleyh o hareket etmeden yiyeceği içeceği gelir. Arzu ettikleri şeyler üzerilerinde dolaşırlar. Huriler evlerde bulunurlar istedikleri vakit mü’minlere intikalleri çadırlarda olur. Mü’minlerin çadırları vardır; huriler o çadırlardan köşklere inerler. 
Razî’nin gösterdiği bu manadaki güzelliği ifade edebilmek için mealde çadırı cibinlik olarak tercüme etmek zevkimize daha uygun olacaktır
 
 
(55/73)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
 “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız?”
 
Yirmi dokuzuncu defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de
Cenab-ı Hak inkar ehline; yukarıda bahsedilen hakikatleri de inkar edin bakalım buna gücünüz yetecek mi ? İnkar edemiyorsanız o halde kabul etmeniz gerekmeyecek mi  diye hatırlatmaktadır.
 
 
(55/74) 
lem yæt¬mishünne insün kablehüm ve la can¬nün
yæt¬mishünne/onlara/kendilerine 
tamess/hayız görmemiş cima etmemiş el sürülmemiş 
ins/insanlar kablehüm/onların kabl/önceleri
ve ne de cann/cin
“bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.
 
(55/56). ayette de belirtilen benzeri ifadede; orada söz konuşu olan diğer iki cennetteki “dilberlere” daha evvelce ne insan ne de cinin dokunmadığı bildirilmişti.
 
Burada ise sıfat ve zat cennetinde olan “hayratün” ve “hûrin” ifadesiyle belirtilen güzellere de daha önce başka ne bir insan ne de cinin dokunmadığı ifade edilmektedir.
 
Belirtildiği gibi “hayratün hisan” daha evvelce dünyada yaşayarak bu cennetlere girme hakkını kazanmış olan dünya kadınlarıdır. 
 
Dünyada evli olduğu eşi gafletinden cennete gireme¬miş ise o cennet hakkını kazanmış hanıma dünyadaki eşi dokunmuş demektir. O halde ayette belirtilen “dokunmamıştır” ifadesin! nasıl inlamamız lazım gelecektir ?
 
Bu yaşadığımız dünyada her şeyin bir sonu olduğu gibi bu beden elbiselerimiz de ölümle son bulmaktadır. Mahşerde toplandığımızda her insana o günün gerekleri içerisinde yeni birer eden verilecektir.
 
Mizan terazi hesap kitap bittikten sonra cehennem ehli cehenneme; cennet ehli cennete girecekleri zaman ehillerine oralarda hayatlarını sürdürebilmeleri için yeni birer beden elbisesi verilecektir. 
Böylece dünyada kullandığı beden elbisesi değiştiğinden bahsedilen “hayratün hisan” yeni bedenleriyle hak ettikleri cennetlerine girdiklerinden onlara daha evvelce ne insan ne de cin dokunmamış olmaktadır.
 
“Hûrün maksuratün” ise zaten cennet tecellisi ve ehli olduklarından ne dünya insanlarının ne de cinlerin onlara dokunmaları mümkün olmamıştır.
 
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında epey uzun yorum yapmış oldukça teferruatlı da olduğundan onun yerine Konyalı Mehmed Vehbi Efendinin “Hülasatül Beyan” isimli tefsirinin ilgili ayetini aktaracağız.
[Şu halde cennette olan huriler bakir kız olarak zevçlerine teslim olunurlar. Yoksa evvelden bir koca görmüş dul olmazlar. 
Bu ayetin lafzı aynen geçmişse de evvelki ayet o ayetten evvel zikrolunan iki cennette olan “nisvana” hanımlara; 
bu ayette ikinci defa da zikrolunan iki cennette olan “nisvana” hanımlara mahsus olduğundan lafızda tekrar olsa da manada tekrar yoktur
Yahut evvelki ayet dünyadan varan hatunlar hakkında  
         ikinci ayette ise huriler hakkında olduğundan tekrar yoktur.]
 
 
(55/75)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
“Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız?”
 
Otuzuncu defa tekrar ve ihtar edilen bu ayette de Cenab-ı Hak inkar ehline; yukarıda bahsedilen bu hakikatleri de inkar edin bakalım ey ins ve cin topluluğu buna gücünüz yetecek mi? inkar etmiyorsanız o halde kabul etmeniz gerekmeyecek mi? diye hatırlatmaktadır.
 
 
(55/76) 
müttekiiyne ala refrefin hudrin ve abkariyyin hısanin
refrefin hudrin ve abkariyyin hısanin
hudr/yeşillik refref/döşek ve /hısan/güzeller abkar/kamil döşek üzerine
mütteki/yaslanıp oturmuşlar
“ Yeşil yastıklara ve harikulade güzel işlemeli döşeklere yaslanırlar.
 
(55/64). ayette “müdhammetan” (bu cennetler yemyeşildirler) ifadesiyle genel olarak hayat rengi belirtilmektetir.
 
Bu ayette ise “yeşil yastıklara” denilmektedir. 
Yastık bilindiği gibi istirahatte yani (sükun) sakinlikte baş konan yerdir. 
Baş ise bedenin merkezidir. 
Hal böyle olunca 
“yeşil yastıkta sakin olmak” demek
“irfaniyet ve irade yönünden Hakk’ın Hay isminde fena bulmuş Hak ile baki olmuş” demek olur. 
 
“Abkariyyin hisan” gayet acib ve nefis olan şeye denir imiş. 
Ayrıca “abkar”a cinlerin sakin olduğu bir yer anlamı da verilmiştir. 
 
Bu ifadelerle belirtilen cennet sakinlerinin diğer varlıklardan olduğu gibi cinlerin de üstünde çok acaib tecellilere mazhar olacakları anlaşılmaktadır. 
 
“Yastıklara ve döşeklere yaslanmak” döşeğin bütün vücudu sarması ve onda sakin olması gibi;
  bütün varlığını “Vücud-u Mutlak”ın sarması ve onda sakin olmasıdır.
 
İşte bu tecelliler çok acaib tecellilerden olup bu alemde şu varlıklarımız ile anlaşılması henüz mümkün olamayan orada yaşanacak zati tecellilerdir.
 
Yine burada Konyalı Mehmed Vehbi bu ayet hakkında şöyle diyor: 
[Yani ehli cennet kendileri için hazırlanan ve amelleri üzerine terettüp eden yeşil yastıklar güzel döşekler acib ve nefis yaratılmış ikten yataklar üzerinde oturucu ve yastıklara dayanıcı oldukları halde Rab’larının ihsan ettiği nimetlerle nimetlenirler. ]
 
Refref; yastık ve döşek manasınadır ki üzerinde oturup koltuğunda dayanacak şeylerdir. 
İnsanlar tab’an yeşilliğe mail olup sevdiklerine binaen Cenab-ı Hak “refref”i yeşillik manasına olan “hudrin” lafzıyla tavsif buyurmuştur ki yeşil kumaştan olacaklarını beyan etmiştir.
 
“Abkariyyin”; gayet acib ve nefis olan şeye denir ki o yastıkların ve döşemelerin gayet acib ve nefis olduğunu beyandır. 
 
Hatta Araplar “abkariyyin”in cin taifesinin beldelerinden bir acib belde olduğunu zanneder ve acib addettikleri şeyleri o beldeye nispet ettiklerinden (iyi olan şeylere) “abkari” demek onlarca darb-ı mesel hükmünü mistir. 
Binaenaleyh Vacib Teala cennet-i alanın tefrişatının acib olduğunu ispat için “abkariyyin” buyurmuştur.
 
 
(55/77)
febieyyi ala-i rabbiykü ma tükezzibani?
“bu halde/öyleyken Rabbinizin nimetlerinin hangisi ile kezzib/yalanlarsınız
“Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini! yalanlarsınız?”
 
Otuz birinci defa (son olarak) tekrar ve ihtar edilen bu ayette Çok  mühim bir oluşuma dikkat etmemiz gerekmektedir.
Gerilere dönüp baktığımızda; bu ayetin ilkinin 13. ayet olduğunu ve ihtarların da bu ayetle başladığını görebiliriz. 
31 ise 13 ün tersidir yani yine 13’tür ve onunla bitmektedir.
 
13 ise; daha evvelce de belirttiğimiz gibi Hz. Rasülüllah’ın şifre rakkamı “Hakikat-i Muhammedî”nin rumuzudur. 
Bunlar Kur’an’ın mucizelerinden olup kesinlikle herhangi bir şekildi rastlantı değil mutlak bir sistemin sistemli neticeleridir. 
 
Rahmaniyyet neş’esini açmaya sebep olan bu sûrede yapılan 
ilk 10 ihtarı “ilmel yakıyn” olarak anlamak  
ikinci 10 ihtarı “aynel yakıyn” olarak anlamak  
üçüncü 10 ihtarı ise “Hakk’el yakıyn” olarak anlamak gerekmektedir. 
 
Geriye kalan “1” ise; bütün bunları kendi varlığında toplayan “Rahmaniyyet mertebesi”nin zuhuru olan “İnsan-ı Kamil”dir. 
Çünkü “O” hakikatiyle “Hak”  
           suret ve zahiriyle “halk”tır. 
Bu yüzden zahiri ve batını ile halka rahmettir. 
 
“Cenab-ı Hak” Rahmaniyyet mertebesinin son ihtarını “İnsan-ı Kamil”in lisanından ve “Hakikat-i Muhammedî” mertebesinden yapmaktadır.
 
Ne kadar da gaflet ehli olduğumuz meydandır. Nüzulünden bu günlere kadar okumaya çalıştığımız “Zat-ı Mutlak”ın kelamı olan Kur’an-ı Azimüşşan’daki gerçekleri acaba öldükten sonra mı anlayacağız? Heyhat! O zaman iş işten geçmiş olacaktır.  Bu kadar ihtardan sonra daha neyi bekler durursun ey gafleti bol insan 
 
 
(55/78) 
tebarekesmü rabbike zü’l celali vel ikrami
zü’l celali ve’l ikrami/celal ve ikram sahibi
rabbinin ismi tebarek/pek yüce  
 “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir.”
 
Aynı surenin 27. ayetinde geçen ifade 
“yebka vechü rabbike zül celali vel ikram” 
burada ise 
“tebarekesmü rabbike zül celali vel ikram” şekliyledir. 
 
Birinci “celal ve ikram”  ise varlığındaki Rahmaniyyetinin ne kadar bereketli ve yüce olduğunu; bunun “celal ve ikram” dan geçtiğini anlatmak içindir
 
Burada yine küçük bir hesap yapmamız yerinde olacakın 
Sure     :   55
Ayet     :   78 
Toplam   : 133
 
(133) sondaki (3)ü ayırırsak (13) ve (3) olur ve geriye (13) kalır. 
Ayırdığımız (3)ü ön tarafa aldığımızda (313) olur. 
Yani hem (13) ü hem de (31)i bünyesinde toplamış olur.
 
“Rahman” sayıları itibariyle 298’dir. Toplarsak; 2 + 9 + 8 = 19 eder.
 (19 dan 1 i çıkanrsak) (19 - 1 = 18) kalır ki; bu da (18) on sekiz bin alem demektir. 
Ayrılan (1)  ise; “Rahman” tecellisinde olan “İnsan-ı Kamil”dir. 
Daha evvel yukarıda da belirttiğimizden burada sadece hatırlatma babında ifade etmek istedim.
 
“tebarekesmü rabbike”; seyr-i sülükun başlangıcından sonuna ve vuslata erinceye kadar “Rab” ismiyle tecelli ve terbiye eden Allah (c.c.) ne bereketli ve ne mübarektir.
 
 
“zül celali vel ikram”; Celalinden cemali; cemalinden celali zuhura gelmekte; ikramını “celal”inden yapmaktadır.
Annenin çocuğunu dünyaya getirirken çektiği sıkıntı celal; çocuğun dünyaya gelmesi cemal ve ikramdır.
 
Salikin “veled-i kalb”ini dünyaya getirirken geçirdiği nefs mücadelesi celal; belirli bir idrake ulaşması cemal ve ikramdır. 
 
Rahmani bir hayat yaşamak için yapılan mücahede ve riyazatlar celal; bunun neticesi olarak kazanılan “Nefes-i Rahmani” cemal ve ikramıdır.
 
Sure-i şerifin basından beri anlatılanlar ve içindeki zorluklar celal tecellisi hakkıyla tatbik edip hakikatlerini anlayarak yaşamak ise cemal ve ikramıdır.
 
Bu ikramın en yücesi “Rahman” ismiyle belirtilen “Nefes-i Rahmani”dir. Rahman’ın nefesiyle diri ve hay olanlar ancak Allah’ın “hayat” esmasıyla karşılarında olanlara hayat-ı ebediyyeyi nefh ederler ve yaşatırlar. 
Bunlardan başkalarının nefesi hayat bahşetmez. Sözleri sadece kelamda kalır. Çünkü kendilerinde hayat iksiri yoktur.
 
Bir kimse bu hakikatleri takip ede ede “cem’’ül cem”e geldiğinde bütün “esma-i ilahiye”nin eser ve zuhurları oradan zahir olduğunda; 
o hakikatiyle Hak;  
sûret olarak ve zahiriyle Halk olur.
 
Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı onda toplanmış olmakla;
o “suret-i ılahiye” üzere olmakla halka “Rahman” olmuş olur. 
Zira “insan-ı Kamil” zahiri ve batını ile halka rahmettir.
İşte bu da evvela celali yönünden “insan-ı Kamil”e ikramı;
cemali yönünden de “insan-ı Kamil”i Zat mertebesinden halkına ikram etmesidir.
 
Konyalı Mehmed Vehbi bu ayet hakkında şöyle diyor:
[Başkalarınm isimleri gibi zail olucu değildir. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın ismi zikrolunan yerde bereket feyezan eder. Hatta ehl-i cennetten tekalif sakıt olduğu halde zikrullah bakidir. Binaenaleyh ehl-i cennet daima Allah’ı zikrederler.]                        ‘
 
 
Bu lütufları bahşeden Rahman olan Allah’a “Hamid” ismiyle hamd eder her birerlerimize “Arif” ismiyle tecelli etmesini “Şehiyd” ismiyle müşahede ehli olmamızı niyaz ederiz.
Allah Hak söyler Hakk’a yöneltir.
 
30/03/2001 
Necdet Ardıç 
Terzi Baba 
Tekirdağ
İ K İ N C İ   B Ö L Ü M
 
 
Kur’an-ı Keriym’de içinde Rahman ismi geçen ayetlerin meal ve kısa kısa yorumları.
 
113 - Besmelede süre başlarında  113 defa
 “bismillahirrahmanirrahiymi”  .
“Rahman Rahiym Allah ismi/adıyla”.
“Rahman Rahiym olan Allah’ın adıyla”.
 
Bir hadis-i şerifte; “Besmele her kitabın anahtarıdır” buyuruldu. 
Kur’an-ı Kerim’de her sürenin başında olduğundan onun da anahtarı besmeledir. 
 
Şurada bir şeye daha dikkat çekmemiz gerekmektedir. Bilindiği gibi Tevbe Süresinin başında besmele yoktur. 
Hal böyle olunca sure başlarındaki besmele sayısı 113 olur. Baştaki “1” sayısını alırsak geriye “13” (113 - 113) kalır ki; bu da bütün sürelerin özünde “Hakikat-i Muhammedi” “İnsan-ı Kamil”in özü olduğunu anlatmaktadır. 
 
Geriye kalan tek besmele ise;  Kur’anı Keriym  Neml  Suresi 27. sure 30. ayette     
innehü min süleymane ve innehü bismillahirrahmanirrahıymi
“innehü/kesin o Süleyman’dan 
  ve innehü/kesin o Rahman Rahiym Allah ismi/adıyla.” 
“Rahman Rahiym olan Allah’ın adıyla diye Süleyman’dan bir haber geldi.” 
 
Görüldüğü gibi ayet numarası 30’dur. Yukarıda çıkardığımız “1” sayısını “30”a ilave edersek “31” olur tersi “13” eder. 
Bu dahi “Hakikat-i Muhammedî”nin “Hakikat-i Süleymaniye”deki tesiratını açık olarak göstermektedir. Yeri gelince bu ayeti de sıraya alacağız.
 
Besmeledeki anahtar içinde bulunan “Allah Rahman Rahiym” isimleridir.
Allah zat  
Rahman sıfat  
Rahiym esma  
Bunların zuhura çıktığı yer de “beden-i insan” “ef’al mertebesi”dir. 
 
Böylece bütün mertebeleri kendinde toplamıştır 
ve insan “besmele-i şerife”nin sureti üzeredir.
 
Besmele Allah kelamının anahtarı olduğu gibi 
insan da kainat kitabinin anahtarıdır. 
Varlığında bütün mertebeleri toplamış olduğundan suret-i Rahman üzeredir.
Kur’an’ın kapısını  
Allah’ın kapısını  
Alemin kapısını 
ancak süret-i Rahman üzere olan besmele (“İnsan-ı Kamil”) açabilir. 
 
İnsan-ı Kamile ulaşamayan beşeri varlığında kendi var ettiği hayal aleminde yaşar. Marifete ulaşamaz.
 
 
114 - Kur’anı Keriym  Fatiha  Suresi 7. sure 2 3  4. ayette     
 
el hamdü lillahi rabbil alemiyne (2)
errahmanirrahiymi (3)  maliki yevmüddiyni  (4)
“hamd rabbil alemiyne/alemlerin rabbi Allah içindir  (2)
rahman/rahmetli/rahmet eden rahıym/merhametli  (3)  
yevmüddiyn/din günü malikidir  (4)
“Hamd alemlerin Rabbi merhametli olan merhamet eden ve din gününün sahibi olan Allah ‘a mahsustur ” denilerek bu makam sırdan açığa çıkarıldı.
 
Hamd  
“Hakikat-i Muhammedî”nin kaynağı olan “Makam-ı Mahmud”a  
“İsm-i A’zam” olan “İnsan-ı Kamil”in 
“Nefes-i Rahmani”si ile bütün alemler düzeyinden yönelerek “Allah” esması ile yüceltmesidir. 
Ayrıca her bireyin kendi mertebesinden Rabb’ına hamdı vardır.
 
 
 
 
 
 
 
 
115 - Kur’anı Keriym  Bakara  Suresi 2. sure 163. ayette; 
ve ilahüküm ilahün vahidün
la ilahe illa hüverrahmanürrahıymü
ve sizin ilahınız ilahün vahidün/vahid/ilah olandır
la ilahe illa hüve/yok ilah illa hüve/o  
rahman/rahmetli/rahmet eden rahıym/merhametli  
“O merhamet eden merhametli olandan başka tanrı yoktur.”
 
Sizin ilahınız zannınızda var ettiğiniz hayali ilahlar değil  
bütün alemde sureti (dışı) Rahman  
sıreti (içi) Rahiym  
Vahid (tek) ve “hüviyet-i mutlaka” olan “Allah”tır.
 
 
116 - Kur’anı Keriym  Ra’d  Suresi 13. sure 30. ayette   
evhayna ileyke ve hüm yek¬fürune birrahmani 
ileyke/üzerine değin (sana)  vahyettik ki  
ve hu/onlar rahman ile (Rahmanı) küfür/tekfir ediyorlardı
“Sana vahyettik ki; onlar Rahmanı inkar ediyorlardı”
 
Ey habibim sana bildirdiğim Rahmanî ilim ve hakikatleri onlara ilettiğin zaman akl-ı cüzlerinin darlığı sebebiyle bu ilim ve hakikatleri inkar ediyorlardı.
 
 
117 - Kur’anı Keriym  İsra  Suresi 17. sure 110. ayette     
 
kulid’ullahe evid’urrah¬mane 
eyyen mated’u felehul esmaül¬ husna
de ki id’ullahe/Allah duıy/davet/dua edin çağırın  
veya id’urrah¬mane/rahman duıy/davet/dua edin çağırın  
eyyen/hangisini duıy/davet/dua ederseniz çağırırsanız
bu halde esmaül¬ husna/hüsna/güzel isimler lehu/onun için/ona  
 “De ki; gerek Allah deyin gerek Rahman deyin; hangisini derseniz deyin en güzel isimler O’nundur”
 
Ey habibim bütün mertebelere cami olan “Allah”ı talep edin. 
İsimlerin ve sıfatların gerçek yüzleriyle meydana geldiği “Rahmaniyyeti” talep edin. 
 
Çünkü bu iki mertebede birimselliğe ve gayrıya yol yoktur “zati tecelli”dir. Kendinizden fani olup bu mertebeler ile diri ve zinde olun. 
 
Diğer isimler bu iki mertebeden meydana gelmiştir. 
Hepsi O’nun isimleridir ve Zatına giden birer kapıdır. 
“Ulül elbab”lar bu kapıların nöbetçileridir. 
Nöbetçilerden izin alarak; 
- evvela “esmaül hüsna” güzel isimleriyle başlayıp  
- sonra “Rahman” isminde fani  
- “Allah” isminde gerçek hakikatinizle baki olunuz de.
 
 
118 - Kur’anı Keriym  Meryem Suresi 19. sure 18. ayette     
kale inniy e’uzü birrahmani minke in künte tekıyyen
dedi ki eğer isen tekıy/takva eden sakınan ise 
inniy/muhakkak ben senden rahman ile (rahmana) istiaze/sığınırım 
 “Meryem; eğer sakınan bir kimse isen senden Rahmana sığınırım dedi.”
 
“Ruhul kudüs” (Cebrail a.s.) Meryem’e insan suretinde gözüktüğünde Meryem “senden Rahman’a sığınırım” demekle büyük bir irfaniyet göstererek kaderine rıza gösterdiğini bildirmiştir. 
Çünkü kendisine “üflenen” sığındığı “Rahman”ın nefesi idi.
    
 
119 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 26. ayette 
feküliy veşrebiy ve karriy aynen 
feimma tereyinne minel beşeri ehaden 
fekuliy inniy nezertü lirrahmani savmen 
felen ükellimel yevme insiyyen
artık ekl/ye ve şurup et/iç 
ve karriy aynen/ayn/göz aydınlansın (karar bulsun/sevin sürur bul)
bu halde ki amma/gelince eğer  
beşerden ehad/birini kimseyi üyet eder/görürsen 
bu halde inniy/muhakkak ben rahman için savm/oruç nezrettim/adadım 
bu halde asla yevm/gün ki ins/insan olana  
kelime etmeyeceğim/konuşmayacağım de  
“Ye iç; gözün aydın olsun insanlardan birini görecek olursan ““ben Rahman’a oruç adadım bu gün hiçbir insanla konuşmayacağım” de.”
 
- Yukarıdan gelen sıfat mertebesinin gıdası olan “hurma”dan ye. 
- Aşağıdan gelen “hayat” suyundan iç. 
- Karşılaştığın beşeri insanlarla beşeri manada konuşma. 
 
“Ben Rahman’a oruç adadım” yani 
“Rahmaniyyet mertebesinden başka bütün mertebelerden ilgimi kestim” de.
 Çünkü Rahmaniyyet mertebesi kendisini ihata etmişti.
 
 
120 - Kur’anı Keriym  Meryem Suresi 19. sure 44. ayette     
 
ya ebeti la ta’büdişşeytane 
inneşşeytane kane lirrahmani asıyyen
ya ebeti/ey babacığım abd/kulluk/ibadet etme şeytana
inne/muhakkak şeytan rahman için asi/isyankar olmuştu
“Babacığım şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahman’a baş kaldırmıştır.”
 
Adem’e secde etmeyen şeytan aslında “suret-i Rahman” üzere olan Adem’in şahsında “Rahman”a secde etmemiştir.
 
 
121- Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 45. ayette    
 
 
ya ebeti inniy 
ehafü en yemesseke azabun mi¬nerrahmani
fetekune lişşeytani veliy¬yen
ya ebeti/ey babacığım inniy/muhakkak ben 
rahmandan azab sana messe/dokunmasına havf ediyor/korkuyorum
bu halde şeytan için veli/dost olursun
“Babacığım! Doğrusu sana Rahman katından bir azabın gelmesinden korkuyorum ki; böylece şeytanın dostu olarak kalırsın.”“
 
Şeytanın dostu olarak kalana “Rahman” tarafından bir azabın gelmesi mukadder olmaktadır. Çünkü kendinde var olan “nefes-i Rahman”ı nefsiyle perdelemiş olmaktadır.
 
    
 
 
122 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 58. ayette
iza tütla aleyhim aya¬türrahmani harru sücceden ve bükiy¬yen
aya¬türrahman/rahman ayetleri üzerlerine tilavet edildiğinde/okunduğunda  
sücceden ve bükiy¬yen/secde edenler ve büky/ağlayanlar ağlayıcılar olarak
harr/yere/secdeye kapanırlar
 “Rahman’ın ayetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
 
“Rahman”ın ayetleri yani işaretleri onlara açıldığı sırları zuhura çıkıp anlaşıldığı vakit kendi varlıklarının “Hakk”ın varlığı olduğunu anladıklannda bu lütuf ve güzelliğin şükranesi ve kendilerini aşmış olmanın özelliği içinde ağlayarak secdeye kapanırlar.
 
 
123 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 61. ayette     
cennati adninilletiy ve’aderrah¬manü ‘ıbadehü bil gaybı
gayb ile  ıbadehü/onun/kendisinin ibad/kullarına  
ve’aderrah¬manü/rahmanın vaad ettiği adn cennetleri  
“Rahmanın kullarına gaybde vaad ettiği cennete adn çenetlerine gireceklerdir.”
 
Gaybî olarak bildirilen Rahmanî hakikatler cennetlerde Rahman’ın kulları tarafından şuhudi olarak yaşanacaktır.
 
 
124 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 69. ayette     
sümme lenenzi’anne min külli şiy’atin 
eyyühüm eşeddü alerrahmani ıtiyyen
sonra külli/her şıa’dan/grup cemaattan  
ıtıy/itaat etmeyen serkeş olarak rahman üzerine
eyyü/hangisi onların eşedd/şedid/daha şiddetli çetin 
elbette kesin niza edeceğiz/çekip çıkartacağız ayıracağız 
“Sonra her toplumdan Rahman’a en çok kimin baş kaldırdığım ortaya koyacağız”
 
Rahman’ı idrake yönelik mertebeler olduğu gibi O’na olan cehlin de mertebeleri vardır. 
Rahman’a en çok baş kaldıran ona en uzak mertebede o mertebenin en cahilleridir. Ahirette bunların hepsi ortaya çıkarılacaktır.
 
125 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 75. ayette     
kul men kane fiyddalale¬ti fel yemdüd lehürrahmanü medden 
“de ki dalalet/sapıklık içinde olan kimseye 
 bu halde rahman müddetleyerek/temdid ederek lehü/onun için/ona müddet/süre verir 
“De ki; kim dalalet içerisinde ise Rahman onu uzatmak suretiyle dalalette bırakır.”
 
“Hadi” isminin tesirinde bulunan insanlar olduğu gibi “Mudil” isminin de tesirinde olanlar vardır. 
Bu ismin tesirinden kurtulmak için ibadet ve bazı çalışmalar yapmak gerekir. Bunlarda ihmallik dalalette daha uzun süre kalmaya yol açar. Bu gafletinden dolayı da Rahman onu dalalette bırakır.
 
 
126 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 78. ayette     
ettale’al ğaybe emittehaze ınderrahmani ahden
gaybe tuluğ etmiş/yükselmiş iç yüzüne vakıf mı olmuş
veya inderrahman/rahmanın indi/katı ahid/sözü mü ittihaz etmiş/edinmiş   “O görülmeyeni mi biliyor? Yoksa Rahman katından  bir söz mü almıştır?”
 
Akl-ı cüz sahibi kimse bu küçük ve hayali aklı ile gaybı idrak edeceğini mi zannediyor?  Yoksa “hakikat-i Rahmaniyye”den bir söz ve ilim mi almıştır?
 
 
127 - Kur’anı Keriym Meryem Suresi 19. sure 85. ayette     ; 
yevme næhşürül müttekıyne ilerrahmani vefden
yevm/gün ki vefd (delegeler heyet elçiler temsiciler) olarak
ilerrahmani/ rahmana değin/ üzre 
müttakileri/takva edenleri haşreder/toplayarız
“Sakınanları o gün Rahman’ın huzurunda O’na gelmiş konuklar olarak toplarız”
 
Her mertebenin muttekileri olduğu gibi Rahmaniyyet mertebesinin de muttekileri yani hakikatini idrak edenleri vardır.
İşte onlar “Rahman”ın konuklarıdır ve O’nun huzurunda toplanırlar.
 
 
 
 
 
 
128 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 87. ayette     
 
la yemlikuneşşefa’ate illa menittehaze in¬derrahmani ahden
illa/ancak/istisna in¬derrahman/rahman indi/katı ahid/söz olanı  
ittihaz eden/edinen şefaata mülk edinir/sahib olurlar
“Rahman’m yanında ahid almış olandan başka hiçbir kimse şefeate sahip olamaz.”
 
Belirli aşamalar neticesinde kendisinde “mertebe-i Rahmaniyyet”in zuhuru oluşan kimseye “şefaat ruhsatı” verilir. 
Bu hakikatleri hangi kabiliyetli gönüllere nefh etmişse o gönüllerde “Rahmani” hayat zuhura çıkmağa başlar bu günkü şefeati budur. 
Ahiretteki şefeati ise; dünyada iken kendisine iyi niyetle yaklaşmış olanların kısmen de olsa cezalarının hafifletilmelerine yardımcı olmasıdır.
 
 
129 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 88. ayette     
ve kalutteha¬zerrahmanü veleden
ve dediler ittihaz etti/edindi rahman veled/çocuk
“Bazı kimseler Rahman çocuk edindi dediler.”
 
Bazı kimselerin “İsa (a.s) Allah’ın oğlu”dur dedikleri gibi  
bazı kimseler de “Rahman çocuk” edindi dediler. 
Bu sözleri ile Rahman’ı hiç tanımadıklarım ifade etmiş oldular. 
Rahman; baş tarafta da belirtildiği gibi  
- “Halakal insan” (55/3) insanı halk icad  zahir ve batın  “mevcud” etti. 
- “Nefes-i Rahmani” ile de bütün alemleri “mevcud” etti.
 
 
130 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 91. ayette     
en de’av lirrahmani veleden
rahman için veled/çocuk davet/iddia ettiler çağırdılar diye
 
Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 90.. ayette     
tekadüssemavatü ye¬tefettarne minhü 
ve tenşakkul ardu ve tehırrül cibalü hedden
az kalsın/neredeyse semavat minhü/ondan fettar/edecek/çatlayacak
ve arz inşikak edecek/yarılacak
ve hedd/gürültü ile yıkılarak cibal/dağlar tehar/kapaklanacak
 
 “Rahman’a çocuk isnad etmelerinden ötürü Neredeyse gökler paralanacak yer yarılacak dağlar göçecekti.”
 
 
131 - Kur’anı Keriym  Meryem  Suresi 19. sure 92. ayette     
 
ve ma yenbe¬ğıy lirrahmani en yettehıze veleden
ve veled/çocuk ittihaz etmesi/edinmesi rahman için
enbega/uygun/yakışık düşmez gerekmez
 “Oysa Rahman’a çocuk edinmek yaraşmaz”
 
Çünkü analık babalık ve çocukluğu oluşturan “Rahmaniyet” mertebesidir.
 
 
132 - Kur’anı Keriym  Meryem Suresi 19. sure 93. ayette     
 
in küllü men fiys semavati vel ardı 
illa atirrahmani abden
semavat ve arz içinde küllü/her kişi/herkes
illa/ancak rahman abd/kul olarak ate/gelir
 
“Gökte ve yerde olan her kimse Rahman’a baş eğmiş kul olarak gelecektir.”
 
Kimse; kimlik demektir. 
Kimlik sahibi olmak için evvela şuur gerekmektedir. 
 
Yerde ve gökte olan fakat gaflet içinde yaşayan şuurlu varlıklar öldükleri zaman hayatlarının hiç de zannettikleri gibi olmadığını ve kendilerine ait hiçbir şeyleri bulunmadığını anlarlar. 
Böylece ahirette Rahman’ıin önüne iflas etmiş ve boyun eğmek zorunda olarak gelirler.
 
Diğer taraftan ölmeden evvel ölerek kendi hakikatlerini anlayarak şuurlanan kimseler Rahmaniyyet mertebesini zuhura çıkararak gerçek kul olarak geleceklerdir.