info@ellidokuz.com
Dolar Alış
:
5.8518
Dolar Satış
:
5.8624
Euro Alış
:
6.5549
Euro Satış
:
6.5667
Aranıyor, lütfen bekleyiniz...

Mübarek Geceler ve Bayramlar (Regaip Gecesi)

REGAİB KANDİLİ
 
euzü billahi mineşşeytanirraciym
bismillahirrahmanirrahiym 
elhamdü lillahi Rabbil alemiyn
vessalatu vesselamu ala Rasulina Muhammedin
ve ala alihi ve eshabihi ecmain
 
Muhterem canlar  
bu günkü sohbetimizin mevzuu yakınlığı dolayısıyla Regaib kandili hakkında olacaktır.
 
İslam aleminde üç aylar diye bilinen bir zaman dilimi vardır. 
Bunların 
ilk bir aylık dilimine Recep  
ikincisine Şaban  
üçüncüsüne de Ramazan deniyor.
 
Genel olarak bakıldığı zaman bu üç ayların diğer dokuz ay¬dan hiç bir farkı yoktur.
AI.LAH’ın c. c. meydana getirdiği zamanların bir birinden far¬kı olmaz.
 
“Dehre küfretmeyiniz Dehr ALLAH’tır.” hadisi hükmünce bütün zamanlar (Dehr) ALLAH’ın varlığı ile mevcuttur o halde aralarında fark gözetilemez.
 
Sene   on iki (12) ay  
ay        otuz   (30) gün  
gün     yirmi dört (24) saattir. 
Ancak mevsimlere göre kısalır uzar soğur ısınırlar. Bunlar zahirde olan değişikliklerdir.
 
Gerçekte çok kısa olmasına rağmen bizlere epey uzun gelen dünya günleri aralarında bazı işaretler olmasa oniki ay (12) da sıradan birer zaman parçası gibi elimizin altından kayar gider. Senelerin böyle gaflet içinde geçmesi verimsiz bir ömrün pişmanlıkla sona ermesi demektir. 
 
İşte Cenab-ı Hak insanlara ralımetinden bütün sene gafletten kurtarmak için ayların ve günlerin bazılarına değer atfetmiştir. 
Bunlardan üç aylar ve içerisinde bulunan geceler kendiliklerinden değil fakat Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği ve o gecelerde oluştur¬duğu özellikler bakımından değer kazanmışlardır. Eğer özelleşti¬rilen bu zaman birimleri olmasaydı bizler oniki ayı da sıradan günler olarak hakikatlerim idrak etmeden günlerimizi gaflet içe¬risinde geçirirdik.
 
 
Recep ayında Regaib ve Mi’rac geceleri  
Şaban ayında Berat gecesi  
Ramazan ayında Kadir gecesi
Rebiul evvvel ayında Mevlûd gecesi  
daha diğer gece ve gün¬ler kendilerindeki özel ifadelerle birlikte insanları sıradanlıktan kurtarıp zaman zaman kendilerine döndürüp düşünce ve duy¬guda derinleştirip hakikatlerine ulaşmağa yol bulmalarına fayda sağlamak içindir.
 
Ey canlar! 
Gerçekte üç ayları da gafletle geçirip dokuz aya uy¬durmak değil aslında dokuz ayları üç aylara uydurup onlardaki gibi daha uyanık ve verimli bir hayat sürdürmek gerekir.
 
Üç ayların ilki olan Receb-i şerifin 
ilk perşembesini Cum’aya bağlayan gece Regaib gecesidir.
 
Bu gece genel ve özel olarak ne demektir anlamaya çalışalım.
Receb azametli yüce.
Cum’a Cem hali: Varlığın toplu bulunuşudur. 
Regaib rağbet etme çok istenilen şey bol bol ihsan etmek demektir.
 
Regaib gecesi ifadesiyle bizlere verilmek istenen şifre ne? 
Ve¬ya bizim almamız gereken nedir? 
Şimdi: Şöyle bir izah yoluna gi¬debiliriz.
Düşünelim ki Receb: İrade kudret ve ilahi azametiyle bu var¬lıkların zuhurunu sağlamak.
 
Cum’a: Cem kelimesinden meydana geliyor. 
Birinci Cum’a de¬mek birinci cem hali varlığın mana aleminde a’yanı sabiteler halinde toplu bulunuşu.
 
Regaib: Mana aleminde var olan varlıkların birimsellikleri ve kendi varlıklarıyla madde aleminde zuhura çıkmalarını şiddetle is¬temeleridir.
 
Cenab-ı Hak Zül Celal Hazretleri ezelde bütün bu alemler yok iken Azamet ve Kibriyasıyla 
kendinde gizli hazine olan cümle varlığın a’yanı sabitelerini 
bilimsel ve birimsel varlıklar halinde alem sahnesine çıkarmaya şiddetle rağbet etti. 
Bu işleri uyguladı bizlere de bu hali REGAÎB gecesi özelliği ve şifresi içerisinde bil¬dirdi.
 
ALLAH-u Teala Hazretleri A’ma halindeyken  
daha henüz AHADİYET mertebesine dahi tenezzül etmemişken 
“kendinde kendi olarak gizli” fakat kendine gizli değilken 
kendini bildirme¬yi murad etti.
“Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sev¬dim ve bu alemleri halk ettim” hadisi kudsisince 
evvela AHADİYET “benlik ve hüviyet” mertebesine tenezzül etti  
oradan VAHİDİYET “sıfat” “a’yanı sabite” mertebesine 
oradan da “esma” ve “ef’al” yani zuhur ve görüntü mertebesine tenezzül etti. 
Böylece bütün alemler varlıklarına kavuşup yaşam ve varolma sevincini kendi idrakleri düzeyinde tattılar. 
 
Kısaca belirttiğimiz bu oluşumu şimdi biraz daha açmaya çalışalım.
Zuliura gelen bu alemler ve onlarda bulunan varlıklar daha henüz kendilerinin ne olduğu mertebesi düzeyine ulaşmamışlardı. 
Varlıkları ortaya çıkmış fakat kendinden ve Hak’tan haberleri yoktu.
Son kemalat olarak Cenab-ı Hak “kendini ve Rabbini” bilecek bir varlık daha meydana gelirecekti.
Onun yaşaması için mahalli ve gerekli olan herşeyi hazırlamış sıra kendini zuhura çıkarmaya gelmişti. 
İşte Cenab-ı Hakk’ın buna rağmet etmesi on¬da kendi vecihini seyr etmesi içindi. 
Böylece “Adem AS” zuhura geldi ve Hakk’ın isimlerinin zuhur mahalli oldu. 
Böylece insan ve kemalar süreci haşladı.
 
 (Bu hususta daha geniş bilgi “Altı Peygamber” isimli kitabımızda gelecektir.)
Nihayet Hazret-i Peygamberin şahsında bu kemalat son noktasına ulaştı  
işte O’nun ana rahmine düşmesiyle başlayan son ke¬malat sürecine “Cenab-ı Hakk’ın rağbet etmesi” 
yani habibini dünyaya getirme sürecinin başlaması “Regaib gecesi” şifresi ile bildirildi.
Cenab-ı Hak: Zati zuhurunun 
yani sadece sıfat esma ve ef’al zuhuru değil: 
Zati zuhurunu kendindeki bütün özellikleri ef’al yani madde görüntü aleminde seyr etmesi için gerekli bir varlı¬ğın bir cihazın bir vücudun ortaya çıkmasını arzu etti.
Cenab-ı Hak kendi zatında bu alemleri Zat mertebesinden seyr eder fakat birimsel yapı içerisinden ve genel olarak seyretmesi bir başka özelliktir. 
İşte muradı ilahi “libası beşer” içinden onların düzeyinden her merhalede kendini seyr ve yaşamak idi.
Hani eskiden padişahlar kıyafet değiştirerek halkın arasına girer kontrol ederlerdi. Oysa padişah sarayında yaşayan gene ken¬disidir. Kıyafet değiştirip halkın arasına katılması onun padişahlığına zarar vermediği gibi tebaasıyla hem dem olması halkına merhameti ve rahmetidir
Padişah Sultan Mehmet bir gün tebdili kıyafet ederek pazara çıkar kendisinden bir sadaka isleyen fakire iki altın ihsan eder  
fakir “Padişahım size bu kadarcık ihsan yakışır mı? daha verin yoksa sizi herkese ifşa ederim ” der. 
Bunun üzerinc padişah “eğer onu yaparsan elindeki de kaç paraya bölünür sonra onu da bu¬lamazsın ” der.
İşte Cenab-ı Hak da böyle bir yaşamı diledi. Bunu en geniş ve kemalli bir biçimde ortaya getirecek elbisesini gerçi elbise de bir şey ifade etmez ama ikiliğe bürünüp sonradan tekliğini anla¬yacak ve kendini o şekilde seyr edecek varlığın orlaya çıkmaya başladığı ilk faaliyet “Regaib gecesi” olarak ifade edildi.
Hazret-i Rasulullah’ın bir başka ifade ile “Hakikat-i Muhammedinin” bedensel yönden dünyada zuhur elmesi için ana rahmi¬ne düşmesi hükmünü gerçekleştirmeğe rağbet eden arzu eden Cenab-ı Hak hu hali “Regaib gecesi” olarak ifade ediyor.. 
Birim¬sel düzeyde olan bu ifademizin bir de genel mertebeleri olarak ifadesi ve arzusu vardır. Yani Cenab-ı Hakk’ın a’ma’dan bütün alemlerde zuhura çıkmayı dilemesi bir başka yönden “Regaib gecesi” ifadesidir. 
Geceden maksat da A’ma yani yokluk halidir aksi takdirde buna “Regaib gündüzü” dür diyebilirdi.
Cum’a ve gecesi; cem ve karanlık bunun ikisi de topluluk¬tur. 
Hali de Zat’ın kendi kendinde olarak bulunduğu haldir yani mülkünü daha henüz meydana getirmemiştir. 
İşte mülkünü mey¬dana getirmeyi arzu etmesi bunu şiddetle dilemesi ve “ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim bu alemleri halk ettim” hadis-i kudsi’si var ya  işte ilk tecellinin başlangıcı bu “Regaib gecesi”dir..
Kur’an-ı Keriym de (İnsan Suresi 76/ 1 ayette)
hel eta alel insani hıynün mineddehri 
lem yekün şey’en mezkuren
dehr/zamandan yaşamdan  hıyn/süre/doğru zaman
insan üzerine eta gelmedi mi/ortaya çıkmadı mı 
mezkur/zikr olunan/anılan bir şey değildi
 “İnsan üzerinden bir zaman geçmedi mi ki o anılan bir şey değildi” 
Hani evvelki haf¬ta bir sohbetimiz vardı  
“insan evvelce var mıydı yok muydu?” diye. 
İşte bu ayet fiziksel anlamda yokluğunun ifadesini belirtiyor. 
Bu konuşmamızı kısaca özetlemek gerekirse; evvelce yoktuk birimsel varlıklar olarak henüz meydana gelmediğimiz için kendimizi bilemiyorduk.
Ne zaman ki ana rahmine düştük o kişiliğimizin başlangıcı oldu. Ve böylece bir terkip olarak meydana geldik. 
Bunun baş¬langıcı bizim “Regaibimiz” oldu.
Cenab-ı Hakk’ın her birerlerimizin varlığını ortaya getirmeyi murad edip rağbet etmesi bizlerin varlığının ana kaynağı oldu.
Neticede hayatımızı sürdürür duruma geldik. Kendimizi böy¬le bir beşeriyet kisvesi içinde bulup varlığımızı beşer zannettik ve hayatımızı böylece sürdürmeye başladık.
Öyle bir şartlanmalar içerisine girdik ki kendimizi Ahmet Mehmet Kemal gibi isimlendirdik. O isimler bize büyük perde oldu. İsimler sonradan meydana gelen varlıklardır. İsimlerin bize en büyük perde olması dolayısıyla biz kendi¬mizdeki geniş açıklığı idrak edemedik.
Bunu bize Cenab-ı Hak “Hakikat-i Muhammedi” yoluyla ve onun ağzından bir başka ifade ile kendi ağzından kendine çek¬mek için tekrar bu kuralları koydu. 
Kur’an’da (Tevbe Suresi 9/ 128 ayetinde)
lekad caeküm resulün min enfüsiküm
lekad/elbette gerçekten/muhakkak andolsun 
sizin enfüs/nefsinizden resul size cae/geldi 
 “size nefsinizden içimizden bir peygamber geldi” denmektir.
Bu ifadeyi nasıl idrak etmeye çalışmalıyız biraz düşünelim. 
“Lekad”   tahkik’tir yani mutlak bilin ki 
“caeküm” size geldi. 
Ne geldi? “Rasulün” bir haberci geldi. 
Nereden geldi? “min enfüsi¬küm” nefsinizden geldi? 
Ne demek bu?
Cevap olarak: Sidıka hanım konuştu dedi ki:
“ La ilahe illallah Muhammeden Rasullah”
“Bu Kelime-i Tevhid’in o anda başlaması lazım yani Muhammed rasul olarak geldi yani kendini izhar etti”.
İşte bu sözü ancak bu hali idrak eden söyleyebilir. Gerçek Kelime-i Tevhid-i “nefsinizden size bir peygamber geldi” ayctini idrak eden hakkıyla söyleyebilir onun dışındakiler taklidi olarak söylerler.
Ama o da yerli yerindedir.
Nefsinizden sizlere bir peygamber gönderilmesi;
“Sıfat Esma Ef’al”ine zati yönden zuhuru ve kendine çekmeyi murad etmesinin bir ifadesidir.
Diğer zuhurları vehim ve hayal hükmüyle kabullenenler kendilerini ayrı birer varlık zannettiler...
Ama “Hakikat-i Muhammedi” olarak zuhur eden varlıkta ve¬him ve hayal hükmü olmadığından kendini buldu bildi etrafındakilerinin de kendinden gayri bir şey olmadığım idrak etti ve on¬ları kendindeki hakikate davet etti.
 
Hz. Peygamber yirmi üç (23) sene insanları Hakk’a davet etti ya¬ni en yakınında olan kendindeki Hakk’a davet etti. 
 
 
(Al-i İmran Suresi 3/ 31 ayette)
“kul in küntüm tühıbbunallahe 
 fettebi’unıy yuhbibkümullahü”
 de ki eğer tühıbbunallahe/allahı hub/muhabbet ediyorsanız 
bu halde bana ittebe’a/tabi olun uyun ki 
allah sizi hubb/muhabbet etysin sevsin
“Ey Muhammed de ki: Allah-ı seviyorsanız bana uyun Allah’da sizi sevsin”
 
İşte böylece bunları idrak ederek yaşamağa çalışırsak Adem AS. cennetten yer yüzüne indiriliş hadisesinin hakikatine ulaşma¬ya yolumuz açılmış olur.  
 
Şunu açık olarak belirtelim ki: 
Daha henüz “gerçek anlamda yer yüzüne ayak basmış değiliz”. 
Yaşadığımız hayat Hayal alemi hayatıdır kendi hayal alemimizdir. 
Gerçek manada... “hayal-i ke¬bir” “büyük hayal alemi” değildir. Kendi vehim ve zannımıza gö¬re farkında olmadan düzenleyip var ettiğimiz hayal alemidir.
 
Sayın dostlar! 
Şu mevzu gerçekten çok ince bir mevzudur dikkatinizi çekerim. 
İstisnalar ayrı olmak üzere genelde insanlar kendi var ettikleri hayal aleminde yaşamaktadırlar bu hayal aleminden çıkıp gerçek aleme ulaşmak ise büyük bir yaşam sanatı¬dır.
 
Efendimizin “Nas uykudadır öldükleri zaman uyanacak¬lardır” sözü bu gerçek hali ne kadar güzel anlatıyor. 
Uykudan uyananlar ancak gerçek dünyaya gelmiş oluyorlar. 
 
Kişinin bu be¬denle toprağa basması dünyaya gelmiş olması demek değildir. Su-ret olarak dünyadayız fakat henüz gerçek tefekküre ulaşamadığımız için hayal ve vehim aleminde yaşıyoruzdur. 
İnsanın gerçek ölçüşü madde değeri ile değil akli ve fikri gelişimim zenginleştir¬diği ölçüdedir.
 
Aslında kendilerine ait varlıkları olmayan varlıkları var gibi zannederek ve de onları kendimize muhatap kabul ederek onla¬rın hallerine düşmek sureti ile o şekilde hayal aleminde yaşıyo¬ruz.
Şöyle düşünelim; 
geçen uzun senelerimiz var. Bir an gibi değil mi sanki? Hepsi hatırada kaldı  
Gelecek ise hayaldir. 
 
İster Allah yolunda düşünelim ister kul yolunda ister nefis ve madde yolun¬da hepsi hayal alemidir meçhuldür. 
Bizim düşündüğümüz herşey olmaz elbetteki insan kendisi için bir program yapar! tuttu tuttu tutmadı tutmadı ayrı mesele.
 
İşte bütün iş gerçekten hakiki manada Ruhen dünyaya gelebilmektir. Buna ikinci doğum denir.
 
Birinci doğumda insanın ana rahminden bedeni dünyaya gelir  
ikinci doğumda ise Esma alemi rahminden idrake kavuşur.
 
Bir zaman ana rahminde gizli idik  
birinci doğuşla beden ola¬rak güya dünyaya geldik. Fakat hakikat aleminden haberdar ola¬madık hayalde yaşamaya başladık. 
 
Bu arada şuurumuz Esma ale¬mi rahminde doğuşunu beklemede eğer gereğini uygular onun da doğuşunu gerçekleştirebilirsek ne mutlu...
 
Tasavvufta “veled-i kalb” diye belirtilen o sonsuzluğa kanat açabilecek ikinci varlığımızda gerçek dünyaya ve alemler düzeyinde var olan gerçek yaşantıya geçmemiz ancak bu ikinci doğuş¬la mümkün olacaktır.
 
İşte “Marifetullah” yani “Allah bilgisi” ve irfaniyet ancak bu yolla kazanılan yeni güçler sayesinde anlaşılmaya başlar.
 
İkinci doğumu gerçekleştiremeyen kişi geniş ve ihatalı düşünceye ulaşamaz. Kapasitesi yeterli olmaz öylece hayal alemi yaşantısından çıkması da pek mümkün olmaz.
 
İkinci doğuş; ikinci güç ikinci benliktir. 
Düşüncede fevkala¬de genişlik kazandırır. 
Bu yolla kişi 
- evvela kendini tanır  
- oradan Rabb’ını tanır  
- oradan da Allah-u Tealayı daha geniş mahiyette tanıyıp müşahede etmesi mümkün olur.
 
İşte Adem AS’ın yer yüzüne inme hadisesi bize bunları anlatıyor anlayana aşk olsun. 
Adem (as) hikayesini değil Adem (as) gayesini anlamak lazımdır.
 
Muhterem dostlar! 
Her birerlerimiz Adem hüvviyetindeyiz. İş¬le Cenab-ı Hak bizlerden ortaya kendinden bazı fiiller çıkarmayı murad etti. 
Bu işlerin ilk başlangıcı olan “Regaib” bunlara rağbet etmek ifadesiyle bildirildi.
 
Cenab-ı Hak 
- evvela alemleri halk etmeyi murad etti buna rağbet etti. İlk Regaib budur.
- Sonra Adem (as) var etmeyi murad etti. Buna rağbet etti ikin¬ci Regaib budur.
- Daha sonra Hz. Resulullah’ı dünyaya getirmeyi murad etti buna rağbet etti. Üçüncü Regaib budur.
- Her birerlerimizi ayrı ayrı dünyaya getirmeyi murad etti buna rağbet etti. Dördüncü Regaib de budur.
-İnsanların Cennete girmelerini murad etti buna rağbet etti onlara yol gösterdi. Bu da beşinci Regaib oldu.
 
Allah-u Teala Hazretlerinin Regaib’leri sayılamayacak kadar çoktur bizler bu minval üzere düşünüp daha nice nice Regaib’ler bulmamız mümkün olacaktır.
 
Sevgili dostlar! 
Mümkün olduğu kadar isabetli düşünmeye bakalım kafamızı oldukça zorlayalım yapmamız gerekli olan neler¬dir bunları vaktiyle tesbit edelim kendimize gerçeğe en yakın yo¬lu çizip faaliyele geçelim başka yolumuz yoktur.
 
Her geçen gün aleyhimize çalışıyor. Bir gün ansızın o sonla karşı karşıya geleceğiz. Ondan evvel biz daha uyanık olalım da gaflet uykusunda yakalanmayalım.
 
Bizlere sonsuz lütuflarda bulunan Rabbımıza sonsuz hamdü senalar olsun. Böyle gecelerin ve hakikatlerin gerçek yüzünü biz-lere göstersin. Çalışmak bizden tevfik ve muvaffakiyet Allah’tan¬dır. Regaib geçeniz mübarek olsun.
Ne mutlu bizlere ki Cenab- ı Hakk’ın rağbetine mazhar olmuş kimseleriz. Bundan büyük meziyet olur mu?
 
Sohbet Tarihi  01/02/1990 Özet
 
Bir başka Regaib gecesi sohbetinden 
 
Muhterem dostlar.
Ay dünya ve güneşin hareketleri izafi zaman birimlerini oluşturuyor. Geçmişleki olaylar ay ya da güneş hesabına göre tesbitl edilmiş. Böylece iki ayrı takvim ortaya çıkmıştır.
 
Müslüman olayları ay takvimine göre hesap edip uygulamış¬lardır.
Eğer güneş takvimine göre uygulamış olsalardı bu geceler her sene aynı gecelere isabet edecek diğer geceler bu özellikler¬den mahrum kalacaklardı.
 
Güneş /Şems “Hakikat-i İlahiye”. 
Ay/Kamer ise “Hakikat-i Muhammediyye”dir.
 
“Hakikat-i Muhammedi”nin sembolü olan kamer nurunu gü¬neşten alır  
gecenin karanlığında dünyayı aydınlatır. 
İnsanlar farkında bile olmadan ondan türlü şekilde etkilenir.
 
Güneşe doğrudan bakılmaz fakat aya rahatlıkla bakılır.
İlahi hakikatleri seyretmek isteyen;
yüzünü “Nuru Muhammediyye”ye çevirmelidir.
İşte kardeşin Kamer’in özelliğine dikkat et. Çünkü onun seyrinde de senin seyrinin bir kısmı gizlidir.
 
Kamer; “Hakikat-i Muhammedi”nin sembolü olduğu için “Hakikat-i Muhammedi” ile ilgili tarihler onunla hesap ediliyor onun dönüşüne göre tekrarlanıyor.
İşte Kamer aylarına göre bu işlerin düzenlenmesi aynı zaman¬da bu günlere de rahmet olması içindir. Nasıl ki bu günler ve ge¬celer bizlere birer rahmet aynı zamanda bu mübarek geceler o zamanlara rahmet olmak için her sene değiştiriliyor.
 
Eğer bu geceler ve günler güneş takvhnine göre düzenlenmiş olsaydı hepsi her sene aynı günlere gelecek ve sadece o günler o özelliklerden faydalanacak diğer günler mahrum olacaktı.
 
Güneş aylanna göre kamer aykırının her sene on gün erken gelmesi neticesinde uzun seneler içerisinde bu mübarek günler geceler ve bayramlar senenin her gününe isabet etmiş oluyorlar.
 
Yani bu sene diyelim 1. Şubat tarihine isabet eden Regaib gecesi aslında her sene Recep ayının ilk Cuma gecesidir bunda değişiklik yoktur değişme güneş takvimine göre olmakladır böylece de güneş takviminin her gününe zamanın dönüşümü ile bu geceler gelmektedir.
 
“Her günün bayram her geçen kadir olsun” temennisi böylece hakikatte varlığını bulmuş olur.
İşte bizler de hayatımızın her an’ını uyanık olarak geçirirsek yaşadığımız tüm zamanlarımız mübarek zamanlar olur.
 
Adalet-i İlahiyye her an’a her saniyeye her dakikaya her güne her haftaya her aya her seneye her dehr’e ve süresiz zamanlara mutlak bir mübareklik vermiştir yeter ki biz onları değerlendirelim.
İnsan’ın değeri zamanınını değerlendirdiği ölçüde artar. 
En bü¬yük ziyan zaman israfıdır.
 
“Meşguliyet gelmeden boş zamanının kıymetini bil” di¬yen yüce Peygamber ne kadar da güzel söylemiş.
 
Zamanını boşa harcamış bir başka ifadeyle zaman öldürmüş kimse aslında zamanı öldürmüş değil kendinin o bölümlerdeki hayatını öldürmüştür. 
Ne büyük bir sorumsuzluk örneği. 
 
Boşa geçirilerek öldürülen yaşam süreleri bizim için ne kadar değerli sürelerdir ahh... bunu bir anlayabilsek! 
Dönüşü olmayan yolun yolcusu! Daha ne kadar zaman öldüreceksin?.... 
 
“Bir saatlik tefek¬kür bin yıllık nafile ibadetten hayırlıdır” diyen yüce Peygamberimizin zamana verdiği değer çok anlamlıdır.
 
Akıllı insan vakitlerini boşa geçirip hiç edeceğine onları do¬lu dolu yaşayıp en geniş manada değerlendirendir.
Hler sene on gün onceye gelmesiyle Kameri aylar da uzun sü¬reler içerisinde her geceye bir Regaib gecesi Mevlût gecesi Berat gecesi Mi’rac gecesi Kadir gecesi ve diğer mübarek gecelerin isabet etmesi mümkün oluyor.
 
 
 
Böylece günler üzerinde adalet tesis edilip her güne ve ge¬ceye bu mübareklik verilmiş oluyor. 
 
Eğer bu düzen güneş takvimine göre kurulmuş olsaydı her sene bu mübareklik sadece o gü¬ne gelecekti diğer günler bu özelliklerden istifade edemiyecekti. Bu da adaletsizlik olacağından Adelet-i İlahiyyede de adaletsizlik olamayacağından bu düzen “Hakikat-i Muhammed-i” ifadesi olan Kamer takvimine bağlanmıştır.
 
(Enbiya Suresi 21/107 ayette )
ve ma erselnake illa rahmeten li’l alemiyne 
ve illa/sadece  rahmeten li’l alemiyn/ alemler için rahmet olarak  
seni ersel/irsal etdik gönderdik
“Ey Muhamıned seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” ayet-i kerimesi gereği aylar günler ve geceler de böylece kendilerine düşen rahmeti almış oluyorlar.
 
İşte bu Regaib gecesi 
“Hakikat-i Muhammed-i”nin birimsellik hükmüyle yer yüzüne tenezzülünün başlangıç noktasıdır.
 
Bu gece bizlerde de hükmünü icra etmesi lazımdır. Kutladığımiz gece Efendimize ait olan yaşamın hatırasıdır ancak bunun “enfüsi” nefsimizdeki hükmü de olacaktır. 
Bizim için esas olan da enfüsi hükmünü oluşturmakdır. Çünkü Efendimizin Regaibi ol¬muştur. Biz O’nun hatırasını yad ediyoruz. Bu gün mühim olan bizim “Regaibimizi” oluşturmakdır. 
 
Regaibi oluşturmayanın gönlünde “Hakikat-i Muhammediyye” doğmaz yani “Mevlüd” gecesi oluşmaz. 
O oluşmayınca da kişi surette Müslüman olur.
Muhterem dostlar! 
Hakk’a rağbet eden kişi onun gerçek dostlarından birini arar bulur onunla dostluk kurmağa başlar. 
Böylece oluşan ünsiyet sayesinde kendindeki hakikatleri ortaya çıkarmaya ve gerçek yaşama geçmeye başlar. 
İşte bunun başlangıcı “Regaib’tir”.
 
Her varlıkta bilhassa insanda en geniş manasıyla mevcud olan Hakikat-i Muhammediyyeyi ortaya çıkarmaya çalışmak ona rağbet edip müştak olmak her müslümana mutlaka lazım olan bir özelliktir.
 
 
(İnşirah Suresi 94/7-8. Ayet-i Kerime de) 
feiza feragte fensab ve ila rabbike fergab
o halde vakta/hani ki ferag/fariğ olduğunda boşalup hür kaldığında  
artık ensab/nasbet hazır duruma getir
ve senin rabbine değin bu halde regab/rağbet et yönel
 “İşlerini yoluna koy ve hemen Rabbine rağbet et ” buyuruluyor. 
 
İşte kişiye en çok lüzumlu olan şey Rabbine rağbet etmenin yollarını aramasıdır.
Ezberinden Ayet-i kerimeleri okuyup tekrar edip durmaktan manalarını da idrak edip gerçekten yaşamak mutlaka daha hayırlıdır.
 
Cenab-ı Hak her mühim hadiseyi bizlere bir bayram havası güzelliği ve neş’esi içerisinde sunmuş. Bizlere düşen bunları geç¬mişle olan hadiseler diye duygusallık hükümleri içerisinde değil gerçek ve şuurlu bir idrakle yaklaşıp hakikatlerini anlayarak kutlamamızı istemiştir.
 
Bu gecenin bütün İslam alemi ve bizler için yeni bir rağbet etme ve O’na yönelme şuurunu geliştirmesini dilerim.
 
Allah c.c cümlemizi bunları en iyi şekilde idrak eden anlayan kullarından eylesin. Amin.
 
R E G A İ B   G E C E S İ
 
At basından gafleti. 
Seyr eyle hareketi. 
Bulursun bereketi.
      Ademliğe rağbet et.
 
Düşün biraz derinden. 
Dönen yok seferinden. 
Sonunda ne gelir elden.
      Kendine rağbet et?
 
Sev gördüğün cümleyi. 
Giy enine gömleği. 
Sat pazarda benliği.
    Muhabbete rağbet et.
 
Hörmet et o yüceye.
Regaib’li geceye.
İki harfli heceye. (Ah..)
Peygamberine rağbet et.
 
Kur’an’dan al haberi 
At gönlünden kederi. 
Tamamlarsın seferi. 
Kur’an’a rağbet et.
 
Seni var edene bak. 
Neler lütfediyor Hak. 
Benliğini hemen yak.
Allah’a rağbet et
 
SOHBET TARİHİ: 11/10/1989 Gecesi Özet